
Mavi vaktin birinde bir nineyle torunu varmış. Nine sabahları erken kalkar, çiçekleri sular, ağaçların olgunlaşan meyvelerini toplarmış. Torunu da yataktan kalktığı gibi doğru bahçeye fırlar, ninesine bakarmış. Uyku mahmurluğunu üstünden atıncaya dek bir köşede otururmuş.
Sabahlardan bir sabah, nine elma toplarken, torunu yanına gitmiş.
“Günaydın nineciğim. Neden elmaların hepsini topluyorsun?”
Ninesi gülümsemiş:
“Çok mu acıktın? Hemen kahvaltıyı hazırlayayım diye mi böyle söylüyorsun?”
“Hayır, ondan değil. Her gün yiyeceğimiz kadar toplasak, daha iyi olmaz mı? Hem daha az yorulursun...”
Ninesi, konuşurken tekerleme kurmayı pek severmiş:
“Baksana ağaç; meyveden yıkılacak. Dallar yere yatmış kırıldı kırılacak. Mektubunu okumazsam eğer, ağaç; bana darılacak.”
Torunu, “Ne? Ağacın mektubu mu?” diye şaşırmış. Nine bulmacasını sunmuş ya bir kez, onun sorusunu duymazdan gelmiş...
Çocuğun gözüne mor, saydam bir taş ilişmiş; ninesine sorduğu soruyu çoktan unutmuş. Taş pırıl pırılmış.
Dikkatle bakınca, taşın üzerinde minicik bir kapı görmüş. Asker gibi dizilmiş minik karıncalar, bu kapıdan giriyorlarmış. Hepsi içeri girene dek çocuk onları izlemiş.
Onca karıncanın nasıl olup da bu küçücük taşın içine sığdığını merak edip taşı eline almış.
Taşa dokunur dokunmaz bir rüzgâr esmeye baslamış. Ağaçların yaprakları oraya buraya uçuşmuş
“Haydi elma yanaklı çocuk, sen de gir kapıdan içeri!”
Çocuk bu sesin nereden geldiğini anlayamadan, kendini bir kapının önünde bulmuş. Kapının üstünde “Burada her şey mektuptur.” yazılıymış.
Tahta kapıyı yavaşça açıp başını içeri uzatmış. Burası mavi güllerin, mor yaseminlerin süslediği bir bahçeymiş. Bahçenin ortasında incecik bir yol varmış. Yolun kenarında da aynı yazı varmış: “Burada her şey mektuptur.”
Çocuk, merakla yoluna devam etmiş. Gökyüzünde bulutlar görmüş. Bulutların her biri bir yüz şeklini almış ona gülümsüyormuş. Bunun da bir mektup olduğunun ayrımında değilmiş.
Az ileride bir arı, çiçekten çiçeğe dans ediyormuş.
“Vızzz... vızzz... Merhaba çocuk. Yaşamım çok kısa, bu yüzden çok bal toplamalıyım.” diyerek aceleyle gitmiş.
Çocuk, arının ne dediğini düsünmemiş bile. Az önce gördügü karıncalar, ölü bir çekirgeyi ıhlaya pıhlaya, taşıyorlarmış.
“Aaaa, siz bunu neden taşıyorsunuz? Size göre çok büyük değil mi? Beliniz ağrıyacak!” demiş onlara.
Karıncalardan biri gülümsemiş: “Mektup taşıyoruz insanlara aslında. Eh, bu arada çekirgeyi de evimize götürüyoruz...”
“Ne mektubu anlamadım?”
“Görmüyor musun kocaman bir çekirgeyi el birliği ile nasıl da çekiyoruz. İnsanlarla, onların dilinden konuşarak anlaşamayacağımıza göre; kendi dilimizden mektuplar iletmeye çalışırız.”
Çocuğun kafası iyice karışmıs. Çok da yorulmuşmuş; bir çınarın altına oturmuş.
Gözünü kapatıp uyumak üzereymiş ki, bir kelebek dans ederek gözlerinin önünden geçmiş. Kelebeğin kanatlarındaki bin bir renk, resim yapmayı özlediğini anımsatmış çocuğa.
Yanıbaşındaki gölden su içen serçe, şarkısını söylemeye başlamış. “Cik cik cikkk...”
Çocuk, şarkı söylemeyi nasıl da özlediğini duyumsamış.
“Bu gölün adı nedir güzel kuş?”
“Adı: Dipsiz Göl. Bu da bir mektuptur.” diye cik ciklemiş minik serçe. Uçup gitmek üzereymiş.
“Bir dakika dur, ne olur!” demiş çocuk.
“Ne oldu? Neden durayım, işim çok!”
“Ne demek ‘Burada her şey mektuptur?’”
Serçe gülümsemiş:
“Doğadaki her canlı bir mektuptur. Karıncalarda çalışkanlığı, kırlangıçlarda sabrı, yapraklardaumudu, dipsiz gölde sonsuzluğu görmüyor musun?”
“Ah evet, anladım! Tavşandan koşmayı, kuştan uçmayı, balıktan yüzmeyi öğrendik biz...”
Çocuk bir şeyler daha söylemek istemiş ama serçe uçup gitmiş. Masmavi gökyüzü kanatlarına karışmış serçenin.
Dipsiz gölün yanındaki kayalığa dönüp haykırmış çocuk:
“Doğa, şimdi anladım seni.Ya sen beni anladın mı?”
Sesi dağıla döküle yankılanmış, geri dönmüş kendine:
“Doğa, şimdi anladım seni.Ya sen beni anladın mı?”
Yerde çiçekler, ağaçlarda meyveler, kim olduklarını, nerden geldiklerini çocuğa anlatmaya başlamışlar. Hepsini dinlemiş, düşünmüş, mektuplarını okumuş çocuk.
Serin bir esinti yüzünü okşamış birden.
“Hadi, elmalarıı topladım, içeri girelim!”
Çocuk irkilerek yerinden zıplamış.
“Dalıp gitmişsin...” demiş ninesi.
Çocuk elinde tuttuğu mor taşı bırakmamış. Onu başucuna koyacak, mor taşın ışıkta kırılıp dağılan renklerine bakıp, doğanın mektuplarını okuyacakmış.
Mavisel Yener